Head-interpreter of disinformation documents . Spa mullah has obtained from the Palaverel Universe, and the publisher of these documents in various media. . Contempoorary arts galaxy featuring the Middle Peastern creators living both in the region & Diaspora .

spamullah kollektiv

SPA MULLAH: BUY A ROBBER BARON,GET A FRESH OTTOMAN FREE_28.03.2010

SPA MULLAH :

BUY A ROBBER BARON,GET A FRESH OTTOMAN FREE_28.03.2010

A fresh ottoman seasoning is poured into the populist discourse of the government –a discourse, getting more authoritarian in darker shades. While reproducing the legitimacy of the government, this seasoning is mixed not only into the foreign policy soup, but into everything afresh. The seasoning is fresh but as a genetically modified flesh.

As the government is creating and distributing the rent, creating if not favoring its own cadres, it operates within a very closed and a strict definition of “us”. It takes the distance to this “us”, a prerequisite for even sustaining a living. As the fresh ottoman seasoning enters the scene, this “us” appears to include everybody, appears to provide everyone with an opportunity for enrichment, or at least well-being.


In the recent wearetheottomans.biz tale, everyone is provided with a different point of attraction. There are versions for the democrats and multiculturalists; warriors, and the hedonists, and those who focus on the arts and sciences enjoy a tale of their own. It has intrigues, heroisms when wanted or inner peace cut out of Sufism when desired; and the background of the tale is glossy too –palace-like work offices, the smartest of all residences, and the space-age mosques exclusive to the elite.

The new geography of the tale offers new opportunities, not only for the nouveau-riche, but for the old-money as well. The news of incoming Middle Eastern money never stop, then the money picks up local partners, in the favorable markets all around, opens up greater fields, and plays ball. The international capital, tending to lay artificial turf in the Middle Eastern fields, to avoid any injury or pain, makes use of the ottoman seasoning in the most swollen kind. The African and Central Asian fields are not open for the games yet, but teams are lining up for training, time and again.

In this tale, the raider Malkocoglu is disguised as a fresh ottoman businessman; he twists his moustache and rigs the home and the away game. To lay low, he sends marcher lords from the scientist and the artists. Dialogue is established, bridges are built. Institutions and boards work on full force. Money is poured over the hard-working. A quiverful of exhibitions is opened, conferences are made, and journals are published. The fields are made legible and intelligible there and then.

Hence, the words of the government, the eye of the capital enter into the fresh ottoman orbit, looking how very nice, so contemporary, really modern and indeed scientific. In the away game, the name may not always be fresh ottoman. Sister cities, open cities, swollen meetings, alluring fairs never end. For those who put on the scarf and the leash, exchange and sexchange go hand in hand. When the fresh ottoman dressing is missing, the exotic is marketed; the eager marcher lords’ function does not change.

Those who govern sciences do not leave a space to breathe, let alone move the pinky of a hand. If the place itself is valuable, the buyer is already lined up on the front door of the land. The hodja, producing information for the market, receives support from the fresh ottoman as well. As new markets are opened for the privatized education, the chieftain of hodjas asks: “Would not it be nice to have a information village in Istanbul?” Indeed, “… it is tax-free, subsidized sweetly, customers ready in the Middle East, if not Central Asia… How about those customers in Africa?” The pretext is “filling the empty seats at schools”, yet the seats go to whoever pays for it. Those running from one field to another become a hodja on their own account, managing to remain shiny on the shop window. Some people of science remain on the verges; their share is to be made confused more and more.

The madams of arts and sciences raise to the bait of markets, opening in fields so vast. The depots, warehouses, foundations, platforms promise a bright future. Record-breaking prices in auctions make one want more. Some raiders go enthusiastic. The enthusiasts become militants as they take higher market shares, or as they become more famous, or more powerful. “Sharing knowledge and cooperation” is what is being said, but everyone’s interest, in this depot, is seamed together with a fake red thread. Such like platforms offer guarantees, if not here, then in Dubai for sure. Istanbul is the eternal capital of culture, paradise of science, finance/faith center. If Istanbul is not enough, contemporary art, and latest brand of culture is brought together with the tourist, under a unique history, along with the sea, sun and sand.

The “we” of the government is becoming more drastic. For those who do no buy, sell, tell, swallow the wearetheottomans.biz tale in any size and shape, no room is left to live. The dissidents who do not find a suitable role in a version of this tale, is left without a voice and a word to say. In the expanding fields, security is maintained with the latest and most scientific methods. In the name of markets, the government, with toolerance and dialogue, is controlling us afresh.

Spamullah  28.03.2010

http://wp.me/pPB7v-7g

http://reboot.fm/2010/09/09/gozel-radio-4-buy-a-robber-baron-get-a-fresh-ottoman-free/

i couldn’t love enough your satellite eyes nor your new flag enough. ” Istanbul Karabesk Performance “

http://vimeo.com/11839620

i couldn’t love enough your satellite eyes nor your new flag enough.

Advertisements

SPAMULLAH : HEROiN-i CEDiD ORDUSU_26.07.2010

Spamullah, Ottomanlı Haber Ajansı’ndan Üstün Gençsivil’in Suleymaniye’den vereceği haberin belgesini ele geçirdi:

“Hatırlayacağınız gibi, Özel Sınır Birliği’nin yeni adını bulmak için düzenlenen kampanya, dün akşam “Taze-Ottoman’dan Görünüm” programında sona ermiş ve Heroin-i Cedid Ordusu adının, Çelik Blek Water ve Kudo’s Taze-Ottoman Güç Birliği alternatiflerinden daha çok oy aldığı, canlı yayında, Süleymaniye yeminli kadısı tarafından açıklanmıştı. Taze-Ottoman coğrafyasında eli telefon tutan tüm halkımızın canı gönülden katıldığı “Adını Yaz , 2010’a Gönder, Çözümün Bir Parçası da Sen Ol” kampanyası, demokrasi ve açılımın yeni bir zaferi olarak alkışlanırken, devam etmiş ve kampanyaya katılmayarak bu zafere gölge düşürmek isteyip de tüfekle işaretlenenlerin göz altına alınmasına sabahın erken saatlerinde başlanmıştı.

“Bugün de gündeme yeni adıyla Heroin’i Cedid Ordusu’na dair haberler damgasını vurdu. Öncelikle, Ordu’nun sadece istihdam yaratmakla kalmayıp, ülkenin çok önemli bir itraç malı haline geleceği, en yetkili ağızlardan, göz yaşları içinde tekrarlanırken, Ordu’ya talep yaratmak için, gereken ulusal ve uluslararası pazarlama faaliyetlerinden kaçınılmayacağının altı çizildi. Yapılan açıklamalara göre, Heroin-i Cedid Ordusu, dünya standartlarında eğitilecek, demokratik nosyonları benimseyecek, en son model teçhizatla donatılacak. Ayrıca, Ordu için, Çalıp-Rigzos Holding ortaklığının, Hoşgörü marka sınır denetim elektronikleri ve Diyalog marka insani istihbarat araçları sağlaması düşünülüyor. Bizzat Zoros tarafından hazırlanan fizibilite raporu sonuçlarına göre, gereken finansman sağlandığında, Ordu’ya personel üretiminin embriyodan, laboratuvar ortamında ve helal koşullarda yapılması bekleniyor. O güne kadar da, doğurulan her üç çocuktan birisinin bu Ordu’ya katılması durumunda, Ordu’nun optimal maliyetle maksimum güvenlik hizmetini zaten sunabileceği belirtiliyor.

“Ordu’nun isim babalarından Mümtaz Döne de bugün bir basın toplantısı düzenledi ve Ordu’nun finansman sorununun İran-Kontra Modeli ile çözülebileceğini ifade etti. Döne’ye göre, İran’a yasadışı silah satışı yoluyla Nikaragua’daki Kontra gerillalarına finansman sağlanması, bunun için Latin Amerika’dan gelen kokain ve otun A.B.D.’deki satışına kol kanat gerilmesi hadisesinin kilit isimlerinden eski subay Noliver Oorth’un resmen davet edilmesi, kendisine Paşa rütbesi verilerek, Heroin-i Cedid Ordusu’nun, Özel Harekat’ın doksanlı yıllarındaki Efsane Komutanı ile birlikte eş-teknik direktörlüğe getirilmesi de söz konusu olabilir.

“İran-Kontra Modeli’nin narkotik gelirlerinin hakça paylaşımını gerçekleştirmek gibi çok önemli bir amaca hizmet edeceği de gündemde yer alan satır başlarından bir diğeri. Döne’nin ardından mikrofonu alan bir başka yetkili, böylelikle, Asayiş, İstihbarat ve bölgedeki gerilla arasında bir paylaşım kavgasına da gerek kalmayacağı, gelirler tek elden toplandığı için, üretim ve satışta optimal düzeylerin yakalanabileceğini, Efsane Komutan’ın Özel Harekat ve Afganistan tecrübelerinden bu noktada da yararlanılabileceğini söyledi. İlerleyen günlerde, Ordu’nun eğitim merkezine, “Şahsin Tahinkaya Tesisleri” adı verilerek, geçmişin büyük isminin onurlandırılması bekleniyor.

“Yeni Ordu’ya personel alımı için, “Sen Heroin-i Cedid’sin. Büyük Düşün” sloganının kullanılmasının özendirici bulunduğu da bugün gelen bilgiler arasında. Adayların isterlerse bir süper kahraman kostümü ile çekilmiş bir boy, bir de portre fotoğrafı ile başvurabilecekleri, süper kahraman kostümlerine ülke ve dönem sınırlaması getirilmediği ve sınava dair ayrıntılı şartnamenin ilerleyen günlerde açıklanacağı söylendi. Ayrıca, Avrupa Birliği’ne uyum çerçevesinde, Ordu mensuplarına sarı saç-bıyık ve mavi göz zorunluluğu getirilmesi bekleniyor. Sarı boya ve mavi lensin hangi tonlarının dinen caiz bulunduğu ise, daha sonra, bir talimatname ile belirlenecek. Heroin-i Cedid Ordusu’nun post-Ottoman taze-robcop temalı üniformalarını kimin tasarlayacağı konusunda ise, İsmail Takakçe’nin adı sıklıkla duyuluyor.

“Heroin-i Cedid Ordusu’nun Mardin’in 2012 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi vesilesiyle açılacak olan Paralel Evren Köprüsü’nde iki evrenin de, kaçak mal-insan girişi açısından güvenliğini üstlenmesi, ulusal ve uluslararası kamuoyuna yönelik ilk resmi tanıtımının da bu açılışta yapılması planlanıyor. Mardin 2012 Ajansı ise, paralel evrenden, Ordu’ya katılmak üzere gelenler için F-tipi entegrasyon programı düzenleyecek, ayrıca, bölgede kullanılacak karadelik el bombası ve neo-OHAL elektronik duvarının stenciller ile süslenmesi için bir yarışma açacak.”

Spamullah

http://wp.me/pPB7v-6C

http://www.divshare.com/image/12160826-1f4

Red Dergisi Ağustos 2010

http://www.vimeo.com/14695770

 


SPA MULLAH : BERBAT KENT “URBAN LOUSY” 29.06.2010

SPA MULLAH : BERBAT KENT  “URBAN LOUSY” 29.06.2010

http://urbanlousy.com

1.Gezici Tahran Bienali, “Kentsel Kıskançlık” (Urban Jealousy)başlığı ile, İstanbul, Berlin ve Belgrad’da, 2008-2009 yıllarında, dünyanın çeşitli yerlerinden yaklaşık 650 sanatçının katılımı ile düzenlendi. Hiçbir kurumsal sponsoru olmayan bu Bienal, “kendin pişir, kendin ye” mantığı ile sürdürüldü.

Bu yıl da, Berlin’de, yine kurumsal sponsorsuz, kendi kendini finanse eden bir oluşum olan ve hilkat garibelerinin/ucubelerin kentle ilişkisini sorgulayan gösterilerin bir sirk çadırında yapıldığı “Circus Charivari” için, Gezici Bienal’in devamı olarak, “Kent Berbat” (Urban Lousy) üç günlük bir performans programı düzenlendi. Bu performans programı, 18, 20 ve 21 Haziran 2010 tarihlerinde, çeşitli ülkelerden sanatçıların katılımı ile yapıldı. Aşağıdaki metin, bu programın çağırı metninin Türkçe versiyonudur.

Sanat piyasası “ya benimsin, ya toprağın” diyordu, biz de kaçtık. Bir para babasına eş(ya) olmamak için kaçtık, sanat aşığı kurumsal yapılara metres olmamak için kaçtık. Yaptığımız Gezici Bienal başka bir aşk hikayesiydi. Istanbul’dan Berlin’e oradan Belgrad a konduk . Bir kentten bir kente konarken, tek kıskanılan biz değildik zaten.

Hilkat garibeleri, ucubeler vardı mesela. Çoğunluğu mahlukattan sayılır, kenara köşeye tıkılır, görünmesin diye etrafı sarılır, görünenin kafası taşla yarılırdı. Yeterince egzotikse bu hilkat garibesi, kenarda durmak için izinli sayılırdı. Birisi bi’bakıp çıkmak için para sayardı ya, sirkin panayırın köşesinde, ona müsamaha tanınırdı. Yeterince kuvvetliyse mahluk, arenaya salınırdı. Muktedirleri eğlendirdiği sürece, ucubeye yer ayrılırdı. Meraklısı kıskanır mıydı hilkat garibesini? Ucubede iktidar sahibine ait ne vardı?

Bugünün kentinin meraklısı da bi’bakıp çıkıp, kar etmenin peşinde. Bugünün kentinde de, meraklısı, iktidar derdinde. Yeri geldiğinde, gözü garibenin durduğu yerin ta kendisinde. Bugünün kentinde büyük paralar araziden kazanılırken, iktidar derdindeki, hinoğlu hin; kıskançlığının kökü açgözlülüğünde.

Açgözlü, paraya para dememek için, herkesi yerinden etme işinde. Mesela o ucubenin ne işi var ki o kadar değerli yerde? “Gitsinler bunlar buradan” derken çeşitli yollara baş vurulmakta , gerektiğinde güç kullanılmakta, “… bunlar suçludur, düşmandır, tehdittir” de işin bahanesi olmakta. kıçına bir damga basıp, kolluna bir çip takıp, en etkin en ucuz yöntemle, uzağa atılması, duvarlar, teller ardına koyulması gerekmekte. Mekanın ancak öylece mutenalaşacağı, kentin ancak öylece yenileneceği ve hayatın da ancak öylece sürdürülebilir olacağı söylenmekte.

Aynı zamanda açgözlü, paraya para dememek için, onları yeniden inşa etmenin de derdinde. Varsa bir egzotiği, yeteneklisi, güzeli, onun da becerisini alıp satmanın, teşhire koymanın, özelliğini, güzelliğini kendi bedenine yamamanın peşinde. Kendi yarattğı garibe ile köprü ve diyalog işinde. Zaten icap ettiğinde devşirme mahlukları itinayla yaratma, pazarlama, olmadı piyasasını bizzat kurma yeteneğinde.

Piyasada bir ederin yoksa, kent seni istememekte .Pazarlanamazlık üstü kuruntulu düzene gıcık gitme ihtimalin, altıncı parmağının, üçüncü gözünün, kuyruğunun, boynuzun yerine geçmekte. Fişlenme, şişlenme, kıçına damga, koluna bir çip, en ucuzundan, en etkininden defedilme, hapsedilme, defnedilme ihtimali senin önüne de gelmekte.

Kentin açgözlü yeni efendileri “güvenlik… güvenlik…” diye inlemekte. Piyasa tanrısı, her günü güvenlik bayramından sayıp, kurban istemekte.

Peki, eski haritaların yeni ejderhalarının, mahluklarının, dinozorlarının, ucubelerinin, hilkat garibelerinin ne yapması gerekmekte? Biz ne bilelim?..

Bi’düşününce, kent berbat, efendileri kıskanç. Derdimiz kıskançlığa yüz vermeyip, kaçak noktaları kovalamak ya, kaçak noktamız, yeri geldiğinde kentten daha berbat olmaktan çekinmemekte, bu arada, piyasaya götü kaptırmamaya, güvenliğe kurban gitmemeye, sermayenin dekoratif unsuru olmamaya itina etmekte. Ne diyelim…

Kendi haritalarımızın mahlukları olmaya, kendi sözümüzü bağımsız söylemeye, bir araya gelmeye ve beş benzemez istikamete dağılmaya devam edelim.   http://urbanlousy.com

red temmuz 2010

URBAN LOUSY @ BERLIN PHOTOS  JUNE 2010 ;
http://www.facebook.com/album.php?aid=437734&id=796235332&l=d80cef3063

URBAN JEALOUSY ” INDEPENDENT ,DEPENDENT & PENDENT RESTIVAL” 

Its eyes turned green with jealousy, our path it crossed. That green-eyed thing, market of arts as it was disguised, said, “You are mine”, and then we fled. It wanted us as a trophy wife for a poseur’s call, a mistress on the fetishist institution’s hall, and we fled. It was a roaming biennial, a different love story we enjoyed. Landing from Istanbul to Berlin and Belgrade, ours was not the only path for sure, on which its green-eyes dawned.
Once upon a time, and under a desiring gaze, freak is the one the green-eyed thing looked out; it was a duty call. For, on the outskirts of the circus and the fair, exoticism is the freak’s license; he was set out for a stroll. If a connoisseur was willing to pay for a glance, the freak was tolerated to get out, within the limits of the wall. Often the freak was strong enough, then opened an arena, and he was let out, as long as the patrons did not appall. When the patrons asked for entertainment, to their table came the freak, allowed to sit out, but not for hospitality at all.

The creatures to be moved out, boot out, walled out, put out; they are called freaks, the subject we address with the words below. Take the freak as the scary monster, the creepy creature, anyone unusual, in his physical appearance or patterns of behavior. Freakiness is in the eyes of the beholder, may he be the patron or the connoisseur, he is guarded by eyes so green, and up above. New rules of inclusion and exclusion are set in the city; gentrification and security are the themes that blink on the shiny screen, hung on the city’s door.
In today’s cityscape, the connoisseur is after exchanging a glance, a glance that would maximize his gain, make him want more and more again. For the green-eyed thing, this is the sign of the times, today’s ultimate claim. As the search for gain lands him on urban rent, appropriating the place the freak lives in becomes the connoisseur’s aim. The connoisseur is taken over by the green-eyed thing, to say it once again. Read jealousy as greed, the connoisseur yearns to be the patron; green-eyes flare the same.

Asking for more, the greedy displaces us, but not as a whole. First he targets the freak, questions what the freak is doing in this hole. “Get the hell out of here” says his inner voice. He whispers sweet words, but then comes an iron fist, banging on the freak’s door. He announces: “These freaks, aren’t they the criminals, threats, enemies? We have to get rid of them once and for all.” He demands stamps on ass, chips in arms, and says: “We can mop them out behind walls and barbed wires, outside the frontiers of our hall. Isn’t this the most secure and efficient of it all?” Gentrification, regeneration, sustainability is the catch phrase; the greedy is the connoisseur, the standard-bearer of this call.
That green-eyed thing, it fixes the desiring gaze on them again. The greedy is able to reconstruct the freak, searching to maximize his gain. There is the exotic, the gifted, the beautiful among the freak, why bother the slain. He takes the talent, exhibits the gift, embodies the beauty, the genie, whatever the freak has as for a peculiarity; this is his optimistic claim. “Enjoy the bridge… Join the dialogue… Cooperate…” he says, without any shame. When recruitment does not pay, he can start all over again. He institutes a brand new market; grins the green-eyed thing, for this is in its name.

“The city does not want you, if you do not have market value.” says the green-eyed thing, it is the command. No room for mockery, criticism or comment. Those who dare to challenge this, grow a third eye, sixth finger, a tail or a horn. They become the freak, the threat, the enemy; the greedy is in a battle, but he is not forlorn. They have a file, wide open, seen with eyes so green. “Bio-measure out, gene out, heat out, but efficiently”, so says the decree. It is written in the greedy’s name, in the highest degree of security.
“The city does not want you, if you do not buy market value” adds the greedy; it makes the green-eyes gleam. “Consumption means acceptability, otherwise it is freaky” are the words that go with the stream. The stream pushes the freak to a distant playground, only there, he is let to live, go wild and scream. Yet he should not leave the playground, as the mess, scattered outside these limits, contaminates the dream. The dream belongs to the green-eyed thing; without the freak in it, the city is secure, neat and clean.
In matters of inclusion and exclusion, the patrons’ authority is absolute; the green-eyed thing is in vain. Do not ask whether the connoisseur is jealous of the freak; his home, his peculiarity, his existence is in line, for the sake of greed. The gods of the new and expanding market are now disguised as high-security, they demand obedience; otherwise you are the broken reed. They ask for sacrifice, day in, day out, this is how the green-eyes feed. Yet it wants new flavors after a point , meaning sacrifices in new terrains, in a more exotic breed.

Urban-lousy, patrons-greedy, take jealousy as the base-line or the cream. Freakiness is in the eyes of the beholder; the beholder looks for new markets, it is not a daydream. The freaks become the new dragons, cyclops, monsters, creeps, dinosaurs of the old maps; the unknown is hand in hand with any unbearable thing. What are the freaks supposed to do then? We do not know, nor can we provide the ultimate cling. Keep in mind, there are escape routes for the unrecruitable, and they are on the brink.
In the escape routes, let us not hesitate being lousier than the cityscape, and care to fall no prey to the greedy, the security, nor to become a decoration in the extended market scheme. Let us keep on becoming the dragons, cyclops, monsters, creeps, dinosaurs, freaks of our own maps, speak our own words independently, get together and then flee in different directions, taking pains to remain outside in every moment and in every scene.

http://urbanlousy.com

URBAN LOUSY @ BERLIN PHOTOS  JUNE 2010 ;

http://www.facebook.com/album.php?aid=437734&id=796235332&l=d80cef3063


SPA MULLAH : PALAVREL EVRENDE KADERE GELMEYELiM 28.05.2010

hoştgörü ve diyalog   28.05.2010 TOLERANCE IMPERiALiSM

Memleketimizin hoştgörü ve diyalog ortamında, bu defa da bir madende, bir kaza daha oluyor. En yetkili ağız “Bu olayın fıtratında kaderinde bu var” buyuruyor. Üstelik “Bu işin kaderidir diyorum. Bunu sağa sola çekmeye de kimsenin ne fikri ne düşünce derinliği yetmez. Niye yetmez? Senin kadere imanın yoksa ben seninle tartışacak değilim” diye de ekliyor. İyiye gidişteki halı altına süpürülemeyecek aksaklıklara karşı ağzını açan, iktidarın iman aktarmalı ferman füzesinden, fezaya varmadan indiriliveriyor.

Yetkili ağız, hepimizin adına iyilik düşünüyor, kaderimizde neyin olduğunu o söyleyebiliyor. O bilicilerden olduğu için bir nevi üstün insan zaten, biz fanilerin de onun karşısında el pençe divan durması bekleniyor. Zaten, ferman çıkmış, memleket, önlenemez bir şekilde, küresel ölçekte iyiye gidiyor. Peki, bodoslama iyimserlik ile öngörülebilir bir kadere razı gelmek, nasıl, al takke ver külah, beraber gidiyor? Bu üstün insanlar bize nasıl bir iksir dağıtıyor?


Bu güzel hoştgörü ve diyalog ortamında ferman kıymetini unutuverene, beşinci boyuttan kadrolu ak sakallı dedeler musallat oluyor,  Ak sakallı dede, yüksek yaşam kalitesine erişemeyene, bir adet Mevlana kapsülü veriyor. Bu yaşam kalitesine ulaşmak için sabırla bekleyebilene de global Lost kilisesi takdim ediyor. Sır kapıları açılıyor, ortamlara nur doluyor, ölenler-kalanlar mutlu mesut sırıtıyor. “Yeter ki sen iste” bu hayatta, olmadı gelecek hayatta, belki de geçmiş hayatta… “Aşk” herkesi kurtarıyor. Yazarını daha bir kurtarıyor.

Bu palavrel hikayeler, kapıdan atsanız, kara duman olup bacadan giriyor. Girdiği tek baca bu memlekette değil zaten. Bugün iyimserlik denen şey, eski değirmene, bir tas okunmuş su taşıyor. İyi düşünüyoruz, iyi oluyor, bir de üstüne ruh eşiniz kapıdan giriyor; elektrik alıyorsunuz, her şey iyiye gidiyor; iyiye gitmiyorsa, “ne yapalım, kader” deniyor, “vardır bunun da bir hikmeti” her coğrafyada. Bu hikmet kimin cebini dolduruyor? Kim, hikmet sahibidir diye, kimin iktidarına razı geliyor?
Doğuştan iyi ruhlar, doğuştan pozitif işleyen beyinler ise, arkadan bir de bilimsel ispat ile iteklenince, her şerde bir hayır görüyor. Bıkmadan usanmadan, trafo misali, iyi elektrik yayıyor. Muntazaman aura temizliği yaptırıp, sırıtkan maskelerinin günlük antidepresan cilasını aksatmıyor. Devlet ve mafya desteği ile kozmik muska alana yanında aura temizliği bedava .
Doğuştan defolu, az iyimser, düşük ruhlara, pozitif düşünme, kaptan olup gemisini bulanık sularda yüzdürme becerisi, en kısa sürede kazandırılıyor. Beyne format atılıp, yeni program satılıyor. Kitabı var, kaseti var, semineri var, doğal taşları, şifalı suları, yanında birbirinden fena renkleri var… Dışı ayrı biyometrik güzel, içi ayrı ruhani güzellerin fason imalatı, itinayla yapılıyor.


Taze liberalizmin demir leydisinin 1980’lerde dediği, tam da bu zamanda kulaklardan gitmiyor: “Toplum diye bir şey yoktur. Sadece bireyler vardır.” Bu bireyler, o günden bu güne, gücüne, kuvvetine, özgüvenine, hayatını iyileştirme becerisine, pozitif düşünme gazı ile kavuşuveriyor. Birey ne kadar tüketiyorsa, zaten o kadarlık bir insan; fakat o yiyimser insan daha fazlasını, hep en fazlasını, en iyisini hak ediyor. Zaten anlatılana göre, bu bireyler, eyleme geçmeden, düşünce gücüyle ve bir başına da dünyayı değiştirme becerisine sahip. Bu yolda öğrendiği kuralları uygulayıp, zorluklarla mücadeleden geri kalmıyor ama bunları yaparken de, uğradığı haksızlığa itiraz edip ‘negatif veren’ insanlara kulağını tıkaması, neşeli haberler ve keyifli hadiseler dışında, hayatta olan biten birçok şeyi, vazife icabı görmezden gelmesi gerekiyor.

“Büyük düşünen” şirket de, çalışanlarının motivasyonuyla, zaten en fazlasını kazanabiliyor. Pozitif düşünce, yiyimser bakış başarının garantisi , “başarısızsan da, bu yeterince istemediğindendir” deniyor. Hatta, “büyük düşünen” birey, “büyük düşünen” şirket, yoluna çıkanı asmanın, kesmenin, çiğneyip geçmenin, en doğal hakkı olduğunu düşünüyor. İyiye gidişi öngören, öngörülebilir bu kadere razı gelen, zaten alemlere serbest geçiş kartı kazanıyor.
Serbest geçemeyenin cep telefonuna, “İşsizlik sanal bir sorundur” kısa mesajı geliyor. Mesaj ücreti, zaten işsizden yontulmuş, mesajı okuyan işsizin aydınlanarak, palavrel evrene geçmesi bekleniyor. Bu palavrel evrende “siz ileride patron olacaksınız, size ne işçilerden” diyen ve her an karşınıza çıkıp, sizin adınıza iyisini düşünenleri dinlemeniz, ayrıca, kendinizi sevmeniz, mesela bir televizyon programında aşkınızdan elektrik almanın peşine gitmeniz öneriliyor. Zaten, karnını motivasyon marifetiyle doyuran, geçimini özgüven ile sağlayan iyimserlere, yoksulluk, cinnet, kriz, ölüm teğet geçiyor.

Son olarak da, Spam Usta Haber Ajansı teğet evrenden bildiriyor:
“Buralarda “kader tek bir andır” sözü bilim dünyasında da sıkça duyulmaya başlandı. Taze ottoman ise, bilgisayar oyunlarındaki kader motoruyla, Türkçe gazlayarak, Afrika, Ortadoğu, Orta Asya semalarına yayılıyor. Padi-başlar bir kez daha göğe ermiş. Güvenlik, Asayiş gazozları ile sağlanıyor. Gökler AVM dolmuş, “For You”larda kozmik boyutlu besin destek ürünleri, otuzbirinci nesil antidepresanlar olarak satılıyor. Hapı yutanlarda kötümserlik, eleştirellik gibi bir dert kalmamış. İtiraz bertaraf olmuş. Herkes mutlu haberler, keyifli faaliyetler peşinde koştuğu için baskı ile sansür emekliye ayrılmış, bir Ege kasabasında pansiyon, pavyon, bienal işletiyor. Bu kozmik hapta gözü kalanlar, Anadolu’da demokrat kaplan bakıcısı olarak işe girmeye çalışıyor.”

ÖZGUANTUM NAKLiYAT “HASARSIZ AURO TAŞINIR”

http://www.divshare.com/image/11531430-926

red haziran 2010

http://wp.me/pPB7v-5m


SPAMULLAH : ÜZERiMiZDE GEZiNEN BU KEM GÖZLERE ŞiŞ 05.2010

BİR ELİNDE DAMGA, BİR ELİNDE FİŞ , ÜZERİMİZDE GEZİNEN BU KEM GÖZLERE ŞİŞ

SPAMULLAH :

BİR ELİNDE DAMGA, BİR ELİNDE FİŞ

ÜZERİMİZDE GEZİNEN BU KEM GÖZLERE ŞİŞ  _ 05.2010

Genişleyen sahalarda güvenlik, en son, en bilimsel usullerle sağlanıyor. İktidar, piyasa namına, hoştgörü ve diyalogla bizi taze taze denetliyor.

Bugünün sokağında, en basitinden, direk üstü, dükkan kenarı kameralar var; Aşayiş’in patronunun geçtiğimiz günlerde buyurduğu gibi , “bir kamera, yaklaşık elli polise bedel.” Kaçmak, kurtulmak mümkün olmuyor. Zaten, bu mümkün olmasın isteniyor. Medyaya göre de, “Bakın, suçluyu yine kamera kayıtları yakalattı.” Bugünün dünyasında, kişiye özel, tek bir numara üzerinden birbirine bağlanmış, sağlık verileri, adli siciller, vergi kayıtları, borç kuyutları var. “Kuyruklarda beklemeye son. Kapıldı bir etkinlik hezeyanına bu devlet en sonunda, daha ne olsun?” deniyor. “Zaten istenen de bu değil miydi?”

Devamı, “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim” ile geliyor, “her şey sizin için sevgili yurttaşlar; sizin güvenliğiniz, sizin hayatınızın kolaylaşması için her şeyinizi kayıt altına alacağım, her şeye bi’ bakıp çıkacağım”. Akan sular duruyor. Vaat edilen güvenlik ve refah ama herkesin canı aynı oranda değerli değil; kiminin malı çoğunun canına beş basıyor. Yine de, “namertsin; seni sevmiyorum, babanı da sevmezdim zaten” diyen çok da çıkmıyor.

Pazar eski, hamam eski, tas eski: rivayet o ki, artık kule mi olur, uydu mu olur, kamera mı olur, böyle yukarıdan tanrıcılık oynar gibi bakan varsa, insan kafasına gelecek sopayı beklemez, kendiliğinden efendi durur. Asayiş’in kartal gözü MOBESE olur, amblemdeki çift başlı kartal anlamını bulur. Bunun nesi yeni diye sormak gerekiyor.

İzleme dikizleme teknolojileri gelişiyor. Bu, tependen bakanın eline daha fazla olanak veriyor. En seçkin ortam dijital ortam, herkes kişisel bilgilerini seve seve verip, ortamlara akıyor. Devlet, “seni e-yöneteceğim, süper olacak” gazıyla, e-fişleme peşine düşüyor. Kişisel bilgiler mala dönüştü zaten, devlet eliyle toplanan bile, alınıp satılır hale geldi geliyor. Yürürken sana özel reklamlar göreceğin, kendini biricik hissedeceğin tüketim alemleri, bilimkurgu filmlerinden, hayatına akıyor. Bilgilerin üzerinden profil üzerine profil çıkartılıp, her türlü standarttan sapanlar, çok pis damgalanıyor.

 


Dev-ketli, Şir-letli fişleniyoruz. Kimin damgalı eşek muamelesi göreceğinin, kesimhaneye gönderileceğin kuralları artık daha katı bir şekilde belirleniyor. Piyasada ederi olmayan, piyasadan malı ve hizmeti almayan, üstüne üstlük bir de muhalif duran, kaba kuvvet üstü şık bahanelerle, ortadan kaldırılıveriliyor. “Cana zarar, mala zarar”ın yanına, daha çeşitli, daha bilimsel olanlar da ekleniyor. “Tipini beğenmedim”e daha somut bir zemin aranıyor. Değil mi ki düzene uyumlu akıl, sağlam ve güzel vücutlarda bulunuyor, parası neyse veriliyor, biyometrik olarak fiyakalı vücutlar yaptırılıyor. Güzel insan, potansiyel tehdit, potansiyel suçlu, potansiyel terörist zannedilmiyor.

 

Zaten biliyor ki, demokratik alemlerde, devlet onu da adam yerine koyuyor. “Aslansın, kaplansın, yaramazlık yapmazsın, güvenliğini en iyi şekilde kendin sağlarsın” diyor. Akıllı ya, kafasını gömecek ılık bir kum bulup, kabuğuna çekiliyor. Kent dönüşsün, kumu kıymetli bir araziden, kabuğu akıllı bir evden olsun istiyor. “Biyometrik ölç beni, çipi tak da seç beni” gönüllüsü olup, ormanların krallığına soyunuyor.

 

Güvenlik namına damgalama karlı bir sektör olarak karşımıza geliyor. Önce güvensizlik atılıp, ardından güvenlik satılıyor. Daha geniş yetki, daha fazla kamera, daha fazla aşayiş, silahlı zabıta, partilerin paramiliter birlikleri yetmeyince, devreye özel güvenlik şirketleri, sınır ötesi için özel ordular giriyor. Aklı olan tüketici, zaten her şeyi devletten beklemiyor. Parası neyse veriyor, güvenliğini alıyor.

 

Bu hoştgörü ve diyalog ortamında, gelecek güzel günler umut vaat ediyor. En meşru bir hak talebi dahi, yetkili ağızdan, “Türkiye’de güzel bir süreç başladı. Buna gölge düşürmek istiyorlar” diye yorumlanıyor. Bu iyimser gidişe yan bakanı, devlet, izleme dikizleme teknolojileri, damgalama sektörleri ile eliyle koymuş gibi buluyor. Kaçak noktalar giderek azalıyor. Damgalı eşeklerin çipinin kapatılıp kenara atılacağı günler kapıda bekliyor.

http://www.divshare.com/image/11254082-978

http://wp.me/pPB7v-3B

red sayı:44, mayıs 2010



SPAMULLAH : BİR KODAMAN ALANA, BİR TAZE OTTOMAN BEDAVA

SPAMULLAH  :

BİR KODAMAN ALANA, BİR TAZE OTTOMAN BEDAVA  28.03.2010


İktidarın giderek daha otoriter bir tona dönen popülist söylemine, bir süredir taze ottoman çeşnisi boca ediliyor. Bu çeşni sadece dış politika çorbasına değil, iktidarın meşruiyetini yeniden üretmek üzere her yere karışıyor taze taze. Bu taze, GDO’lu taze.

İktidar, rant yaratır ve dağıtırken, kendi kadrolarını varsa kayırır, yoksa oluştururken, çok kapalı, çok katı bir “biz” ile iş görüyor. İktidar, geçimini sağlamak adına dahi , “biz”e yakın olma şartını arıyor. Fakat, işin içine bu sefer de taze ottoman karışınca, sanki bu “biz” herkesi kapsıyormuş, herkes için bir zenginleşme, en azından selamet vaadiymiş gibi duruyor.

Son dönemin ottomanız.biz masalında, şimdilik, herkese uygun bir cazibe noktası imal ediliyor. Demokrat ve çokkültürcüsüne de, cengaverine de, zevk-ü sefa peşinde koşanına da, bilim ve sanatlara odaklananına da uygun bir versiyon var. İçinde entrika da geçiyor, isteyene kahramanlık, beğenenine tasavvuftan bozma iç huzuru da. Masalın fonunda saraydan bozma çalışma ofisleri, en akıllı rezidanslar da duruyor, ancak seçkinlerin kullanımına açık, feza çağı camileri de.

Masalın yeni coğrafyası, sadece cebi yeni para görmüşler değil, eskiler için de güzel olanaklar sunuyor. Memlekete geldi, geliyor havadisleri hiç kesilmeyen Ortadoğu parası, yanına yerli ortaklar alıp, dört etraftaki elverişli pazarlarda, önce daha geniş sahalar açıp, sonra top koşturuyor. Aynı zamanda, Ortadoğu sahalarına yapay çim yaymaya niyetli uluslararası sermaye, bir sakatlığa uğramamak için, şimdilik Osmanlı çeşnisinin en çalımlısından yararlanıyor. Henüz maça değilse bile idmana, Afrika ve Orta Asya sahalarında da çıkılıyor.

Bu masalda akıncı Malkoçoğlu, taze ottoman işadamı kılığında, bıyıklarını burmuş, kendi sahasında ve deplasmanda şike yapıyor. Fark edilmesin diye, bilim ve sanat insanlarından uç beyleri gönderiliyor. Diyalog kuruluyor, köprüler açılıyor. Kurumlar ve kurullar tam gaz çalışıyor. Paralar, çalışkanlar için saçılıyor. Sürüyle sergiler açılıyor, konferanslar yapılıyor, dergiler çıkartılıyor. Sahalar anlaşılabilir kılınıyor.

Böylelikle, iktidarın sözü, sermayenin gözü, taze ottoman yörüngesine katılıp, ne de cici, ne de güncel, ne de çağdaş, ne de bilimsel görünüyor. Deplasmanda, bunun adına her zaman ottoman da denmiyor. Kardeş şehirler, açık şehirler, çalımlı toplantılar, alımlı fuarlar; fularını, yularını takanlar için exchange ile sexchange kol kola giderken, taze ottoman tadı eksik kalsa da, egzotik olanı pazarlarken, bu hevesli uç beylerinin işlevi pek değişmiyor.

Bilimin başına geçenler soluk alacak, adım atacak yer bırakmadığı gibi, yerin kendisi kıymetliyse, zaten alıcısı kapıda bekliyor. Piyasa için bilgi üreten hocaefendiye destek, taze ottomandan da geliyor. Özelleşen eğitime yeni pazarlar bulununca, kurumun taze Hocabey’i de şöyle diyor: “Fena mı olur İstanbul’da bir bilgi köyü”. Zaten  “… vergisi yok, teşviki çok, müşterisi Ortadoğu’da hazır, olmazsa Orta Asya’sı, dahası Afrika’sı var.” Eğitimde “boş kontenjanı doldurmak” bahane, bedelini kim öderse, kontenjan ona gidiyor. Sahalardan sahalara koşan herkes artık bir hocaefendi olup, vitrinde kalıyor. Bilimin, kıyıda durmayı, kenarda kalmayı seçen insanlarının kafaları da iyice karıştırılıyor.

Bilimin ve sanatın madamları da, koskocaman sahalarda açılan pazarın gazına geliyor. Bilimin ve sanatın deposu, antreposu, vakfı, platformu istikbal vaat ediyor. Müzayedelerde rekor üstüne rekor kıran fiyatlar fazlasını istetiyor. Kimi akıncılar da heves ediyor. Heveslilerin bazısı piyasasını genişlettikçe, bazısı şöhretini büyüttükçe, bazısı kudretini arttırdıkça militanlaşıyor.  “Bilgi paylaşımı ve işbirliği” derken, herkesin çıkarı, bu depoda, birbirine yalancıktan kırmızı bir iplikle bağlanıyor. Böylesi platformlar, burada değilse bile Dubai dolaylarında garanti veriyor. İstanbul ebedi kültür başkenti, bilim cenneti, finanç merkezi. İstanbul yetmezse, deniz-kum-güneş yanında, olmadı benzersiz tarih altında, çağdaş sanat ve en son marka kültür, turistle buluşturuluyor.

İktidarın “biz”i giderek daha sert geliyor. Her çap ve ebatta ottomanız.biz masalını almayana, satmayana, anlatmayana, yutmayana hayat hakkı tanınmıyor. Bu masalın bir versiyonunda eğer yeri yoksa, muhalifin sesi de sözü de kalmıyor. Genişleyen sahalarda güvenlik, en son, en bilimsel usullerle sağlanıyor. İktidar, piyasa namına, hoştgörü ve diyalogla bizi taze taze denetliyor.

Spamullah  28.03.2010 – Red  Mart 2010

http://wp.me/pPB7v-2E

http://www.divshare.com/image/10910201-083






SPA MULLAH KOLLEKTIV : KIRGIZİSTAN LALE DEVRiMİ HATIRASI

After the black wednesday in Kyrgyzistan, Soros forecasted that in the Anadolu Culture index,

this year’s returns on the color purple will be realized above expectations

….

SPAMULLAH NEWS AGENCY